Skip to main content

Phubbing: Bağlanamayanların Hikâyesi

Kadın, cümlesini bitirmeden durdu… Adam yine telefondaydı… Masadaki
kahveler soğuyordu, sözcükler de öyle. Kadın, içinden geçenleri söylemek istemedi artık.
Çünkü konuşmak ancak biri gerçekten oradaysa anlamlıydı. Adam, farkında bile değildi
onun gözlerini kaçırmasının neye denk geldiğinin. Kaşları çatık değildi, ses tonu
yumuşaktı hatta ama kadın yine de yalnız hissediyordu. Çok tanıdık bir yalnızlıktı bu…
Birinin yanındayken bile ona ulaşamamak. Sanki bir duvar’a konuşmak gibi, sanki
sevdiği biri oradayken bile onu görmüyormuş gibi… Tek başına olmadığı halde, ıssız
kalmak..
Bazen yanımızda biri oturur ama bizimle olmaz. Sanki bir hayalde gibidir,
bedeniyle kalmış ama ruhuyla çoktan uzaklara gitmiş gibidir… Göz göze gelinmez,
sözümüzü takip etmez, sözümüzün üstüne kendinden bir şey katmaz. Sanki usulen bir
cevap verir gibidir. Çünkü bir ekran girer araya… Küçük, ışıklı, her şeyi içine çeken bir
ekran… Ve o kişi bu ekranın üzerinde gidip gelir. Zihni oradadır, parmakları onun
yüzeyinde gezinir. Sessizce bir yere temas eder de kendi kendine ama biz ona temas
edemeyiz…
Phubbing: Biriyle birlikteyken dikkatini telefona verip karşısındakini yok saymak
hikayesi. Yeni bir kelime ama bildik bir his: Göz ardı edilmek. Yüz yüze bakılmadan
konuşulmak… Varlığın karşılık görmemesi… O kişi karşındadır ama seninle değildir.
Gözleri bir mesajda, bir hikâyede, bir bildirimde gezinir de durur. Sen önce bir şeyler
anlatırsın belki ama sonra yavaş yavaş susarsın. Yutkunursun… Sesin içine doğru çekilir.
Çünkü fark edilmemek, yalnız bırakılmaktan farklı bir yalnızlıktır…
Oysa bu anlar sadece bugüne ait değildir. Zamanın gerisine doğru açılan bir kırık
gibidir… Freud’a göre hiçbir şey nedensiz değildir. Her davranışın ardında geçmişten
gelen, bilinçdışında saklı bir çatışma vardır. Phubbing de görünüşte modern bir alışkanlık
gibi dursa da aslında bastırılmış kaygının, korunmaya çalışan bir benliğin, terk edilme ya
da yetersizlik duygularının yeniden sahnelenmesidir. Kimi zaman biriyle göz göze
gelmek, eski bir yalnızlığı geri çağırır. Çocukken yüzünü bize çevirmemiş bir anne,
yokluğuyla içimizi sızlatan bir baba… Göz temasında bile yara vardır bazen…
Lacan’a göre, arzu ötekine yöneldiği anda özne kendi eksikliğini fark eder. İşte
tam da o an, bir telefon dahil olur araya. Arzuyu dağıtır, aynayı bulandırır. Göz göze
gelinmez artık çünkü gözlerde kırılganlık açığa çıkar. Bu yüzden phubbing, sadece dış
dünyaya değil, iç dünyaya karşı da bir savunmadır. Winnicott’un “geçiş nesnesi” olarak
tanımladığı şey, bugün de telefona dönüşür belki. Telefon, zamanında anne memesinden
ayrıştığımız zamandaki bir oyuncağın yerini alır belki, bir pandanın mesela. Yalnızlığı

dindirmez belki ama hissiyle başa çıkmaya aracılık eder. Çünkü ekranda ne zaman bağ
kurulacağına, ne zaman susulacağına biz karar veririz. Dijital dünya güvenli gelir. Gerçek
ilişkiler karmaşıktır; ekran sade ve yönetilebilirdir. Ama aynı zamanda yarımdır. Çünkü
orada hiçbir temas tam değildir…
Bu davranışı yalnızca psikanalitik düzlemle değil, Şema Terapi perspektifiyle de
anlamak mümkündür. Her insan, çocukluk döneminde bazı temel duygusal ihtiyaçlarının
karşılanmamasıyla başa çıkmak için kendine özgü inançlar geliştirir. “Ben değerli
değilim”, “Kimse beni gerçekten anlamaz”, “Yakınlık tehlikelidir” gibi inançlar,
yetişkinlikte küçük tetikleyicilerle açığa çıkar. Phubbing, hem yapanın hem de maruz
kalanın şemalarını harekete geçirebilir. Kadın, duygusal yoksunluk, terk edilme,
kusurluluk gibi şemaların etkisiyle yalnızca o anı değil, çocukluğunda duyulmamış tüm
deneyimleri yeniden yaşar. Adam ise kusurluluk, duygusal yoksunluk ve bunlara dayalı
yakınlıktan kaçınma gibi derin kayıtlarla, duygusal temasın yoğunlaştığı anda geri çekilir.
Telefon burada yalnızca bir dikkat dağıtıcı değil, aynı zamanda bir kaçış ve savunmadır.
Biri ilgiyi gösterirken bile gözünü ekrana kaçırır. Diğeri yalnız kalmamak için
ekranla meşgul olur. Ama sonuç değişmez: Giderilmemiş bir yakınlık ihtiyacı, yarım
temas, eksik ilişki… Ve yalnızlık. Sessiz, derin, görünmez bir yalnızlık. Belki de
phubbing yalnız kalmamak için yapılır. Ama en çok da yalnızlaştırır. Çünkü hiçbir emoji,
bir elin temasının yerine geçmez. Hiçbir bildirim, bir insanın “ben buradayım” demesi
kadar derinlik taşımaz ve ihtiyacı gideremez..
Kadın, adamın başını kaldırmasını beklemedi artık. Kalktı, ceketini aldı.
Söylenecek söz kalmamıştı. Ama içi içini de yiyip duruyordu. Neden hep ben yok
sayılıyorum… Cevap belki karşısındaki adamda değil, kendi iç dünyasında saklıydı. Belki
de adamınki de onun iç dünyasında… Adam, phubbing yapmaya devam ediyordu. Kadın
ise phubbing yapanı tercih ediyordu. Ve aslında bu ilişki döngüsü ikisinin de bağlanma
şekliyle ilgili çok ciddi bir şey taşıyordu. Adamın phubbing yaparak asıl kendine ne
yaptığını anlaması lazımdı, kaçıngan bağlanmayla… Kadının ise phubbing yapan birini
seçerek fark etmeden çocukluğundaki gibi ona davrananlara çekildiğini anlaması
gerekiyordu, ahhh bir anlasaydı…