Skip to main content

Bir Ömür Görülmeyi Beklemek

Psikeart’ın bu ayki konusu “görülmek”. Psikoterapi ekollerinden biri olan Şema Terapi’ye göre ise insanın dünyaya geldiği ilk andan itibaren en temel ihtiyacı, birincil bakım vereni (çoğunlukla anne) tarafından temel duygusal ihtiyaçlarının görülmesi ve karşılanmasıdır. Bu ihtiyaçlar yeterince görülüp karşılandığında kişi, sağlıklı bir yetişkin olma yolunda ilerler. Ancak bu ihtiyaçlar çeşitli nedenlerle sekteye uğradığında, kişinin ruhsal iyilik hali ve psikolojik gelişimi de bundan etkilenir.

Şema Terapi’nin orijinal modelinde beş temel duygusal ihtiyaçtan söz edilir. Güvenli bağlanma, istek ve ihtiyaçları ifade etme özgürlüğü, otonomi ve kimlik geliştirme, gerçekçi sınırlar ve özdenetim ile kendiliğindenlik ve oyun. Aslında tüm bu ihtiyaçların ortak bir noktası vardır: Görülmek. Bir çocuğun ne hissettiğinin, neye ihtiyaç duyduğunun, kim olduğunun, ne olmak istediğinin ve olduğu haliyle var olmasının görülmesi… Belki de yetişkinlikte peşinden koştuğumuz birçok şeyin altında, tam da bu ihtiyaç yatar.

Güvenli Bağlanma

Şema Terapi’nin tanımladığı ilk ve en temel duygusal ihtiyaç güvenli bağlanmadır. Aslında görülme ihtiyacının kökleri de büyük ölçüde burada yatar. Bir çocuk dünyaya geldiği andan itibaren önce fiziksel ihtiyaçlarının görülmesine ihtiyaç duyar. Acıkır, ağlar, üşür, uykuya ihtiyaç duyar. Güvenli bağlanmanın temeli, bakım verenin bu ihtiyaçları fark etmesi ve yeterince tutarlı bir şekilde karşılayabilmesiyle atılır. Ancak zamanla ihtiyaçlar yalnızca fiziksel olmaktan çıkar. Çocuk büyüdükçe ne hissettiğinin, ne istediğinin ve neye ihtiyaç duyduğunun fark edilmesine de ihtiyaç duymaya başlar. Korktuğunda sakinleştirilmek, üzüldüğünde anlaşılmak, sevindiğinde sevincine eşlik edilmesi ve tüm bunlar yaşanırken olduğu haliyle kabul görmek ister. Böyle bir ortamda büyüyen çocuk zamanla şu inancı geliştirir: “Bir şeye ihtiyaç duyduğumda beni gören, duyan, anlayan ve yardımcı olmaya çalışan biri vardır.” Bu deneyim ileride hem kendisine hem de diğer insanlara güvenebilmesinin temelini oluşturur.

Ancak her çocuk bu deneyimi yaşayamaz. Bazı ebeveynler fiziksel olarak vardır ama duygusal olarak ulaşılmazdır. Bazıları bir var bir yoktur. Bazıları ise çocuğun ihtiyaçlarına kendi kaygıları ve çözümlenmemiş duygularıyla karşılık verir. Çocuk üzüldüğünde onu anlamak yerine paniğe kapılır, korktuğunda sakinleştirmek yerine kendi kaygısını ona yükler. Böyle bir ortamda büyüyen çocuk zamanla kendi duygularını ve ihtiyaçlarını bastırmayı öğrenebilir. Çünkü ihtiyaç duyduğunda karşısında onu anlayan ve düzenleyen birini bulamamıştır. Sonuçta yalnızca insanlara dair değil, dünyanın işleyişine dair de bazı temel inançlar geliştirir: Kimse beni gerçekten anlamaz; İhtiyaçlarım karşılanmaz; İnsanlara güvenilmez. Trajik olan ise kişinin bunları bir yorum olarak değil, hayatın gerçeği olarak deneyimlemesidir. Şema Terapi’ye göre bu durum duygusal yoksunluk, terk edilme ya da kusurluluk gibi şemaların gelişmesine zemin hazırlayabilir. Bu kişiler yetişkinlikte de yoğun bir görülme ihtiyacı taşırlar.

Ancak paradoksal bir şekilde aynı zamanda gerçekten görülebileceklerine inanmakta zorlanırlar. Bazen kendilerini gördüğünü düşündükleri kişilere hızla bağlanıp onları idealize eder ve yoğun yakınlık kurarlar. Bazen de tam tersine, çocuklukta tanıdıkları ilişki dinamiklerini yeniden üretirler; kendilerini yine görmeyecek, duymayacak ya da ihtiyaçlarını karşılamayacak insanlara çekilirler. Çünkü insan zihni için tanıdık olan, sağlıklı olmasa bile güven vericidir.

İstek ve İhtiyaçları İfade Etme Özgürlüğü

Bir diğer temel duygusal ihtiyaç ise istek ve ihtiyaçları ifade etme özgürlüğüdür. Bir çocuk dünyaya geldiği andan itibaren ihtiyaçlarını önce ağlayarak, sonra davranışlarıyla ve zamanla da sözcüklerle ifade eder. Sağlıklı bir gelişim ortamında ebeveyn yalnızca çocuğun dile getirdiği ihtiyaçlara cevap vermez; onun duygularını merak eder, anlamaya çalışır ve ifade etmesine alan açar. Ne hissettiğini sorar. Korkusunu, öfkesini, üzüntüsünü, sevincini küçümsemez. Duygularını ifade ettiği için onu cezalandırmaz. Aksine duyguların konuşulabildiği bir iklim yaratır.

Böyle bir ortamda büyüyen çocuk yalnızca duygularının görüldüğünü öğrenmez; onları ifade etmenin de güvenli olduğunu öğrenir. Üzüldüğünde söyleyebilir. Bir şeye ihtiyaç duyduğunda talep edebilir. İstemediği bir durumda sınır koyabilir. Böylece yalnızca görülmeyi bekleyen değil, kendisini sağlıklı biçimde ortaya koyabilen bir birey haline gelir. Ancak bazı ailelerde duygular görmezden gelinir, küçümsenir, eleştirilir ya da cezalandırılır. Çocuk zamanla önemli bir şey öğrenir: “Duygularımı gösterirsem kabul görmeyebilirim.” Ve ardından duygularını bastırmaya başlar. Görülmeyen çocuk, zamanla görünmemeyi öğrenir.

Yetişkinlikte bunun farklı yansımalarıyla karşılaşırız. Kimi insanlar duygularını göstermemeyi tercih eder. Kimileri kendi ihtiyaçlarından tamamen uzaklaşıp başkalarının ihtiyaçlarına odaklanır. Kendini feda eder, sürekli uyum sağlar ya da kabul görmek için başkalarının beklentilerine göre yaşamaya başlar. Böylece görülmeme hikâyesi yeni bir şekle bürünür. Başlangıçta başkaları tarafından görülmeyen kişi, zamanla kendi duygularını da görmemeye ve dolayısı ile göstermemeye başlar.

Otonomi, Yeterlilik ve Kimlik

Bir çocuğun sağlıklı gelişimi için yalnızca ebeveynine bağlanması değil, zamanla bağlandığı kişilerden ayrışabilmesi de gerekir. Güvenli bağlanma çocuğun tutunmasını sağlarken, otonomi kendi ayakları üzerinde durabilmesini sağlar. Sağlıklı bir gelişim sürecinde bir çocuk büyüdükçe dış dünyaya açılır, seçimler yapar, hata yapar, yeniden dener. Ebeveynin görevi onun yerine yaşamak değil, yaşamasına alan açmaktır. Düştüğünde kalkabileceğine inanmak… Bir şeyi tek başına başarabileceğini deneyimlemek… Kendi düşüncelerine ve seçimlerine sahip olabilmek… Bunların her biri otonominin temel parçalarıdır. Bu ortamda büyüyen çocuk zamanla şu inancı geliştirir: Ben yapabilirim; Ben yeterliyim; Hayatla baş edebilirim; Benim diğerlerinden ayrı bir kimliğim var ve bu normal bir şey.

Ancak bazı ailelerde ayrışma desteklenmek yerine tehdit olarak algılanır. Çocuğun farklı düşünmesi, farklı seçimler yapması ya da kendi yolunu çizmesi suçlanabilir. Kimi zaman da çocuk hata yapmasın diye ebeveyn onun yerine sürekli devreye girer. Sonuç değişmez: Çocuk kendi yeterliliğini deneyimleme fırsatı bulamaz. Yetişkinlikte bunun karşılığı çoğu zaman bağımlılık/yetersizlik ya da iç içelik şemaları olur. Kişi kendi kararlarına güvenmekte zorlanabilir. Sürekli başkalarının fikrine ihtiyaç duyabilir. Kök ailesinden ayrışmakta güçlük yaşayabilir. Anne babasının sorunlarını kendi sorunu gibi yaşamaya devam edebilir. Burada da görülme teması karşımıza çıkar. Çünkü otonomi ihtiyacı sekteye uğrayan çocuk yalnızca bağımsızlığı engellenen bir çocuk değildir. Aynı zamanda gelişmekte olan kimliği görülmeyen çocuktur.

Gerçekçi Sınırlar ve Özdenetim

Bir diğer temel duygusal ihtiyaç ise gerçekçi sınırlar ve özdenetimdir. Çocukların yalnızca sevilmeye değil, aynı zamanda sorumluluk almayı, beklemeyi, emek vermeyi ve hayal kırıklığına katlanmayı öğrenmeye de ihtiyaçları vardır. Bu nedenle sağlıklı ebeveynlik yalnızca ihtiyaçları karşılamak değil, gelişimsel olarak ihtiyaç duyulan sınırları da sağlayabilmektir. Çocuğun yaşına uygun sorumluluklar üstlenmesi, aile yaşamına katkıda bulunması, belirli kurallara uyması ve zaman zaman istemediği şeyleri de yapabilmesi özdenetimin yapı taşlarını oluşturur. Amaç, çocuğu zorlamak değildir, onu hayatın gerçeklerine hazırlamaktır.

Ancak bazı ailelerde çocuk üzülmesin diye her isteği karşılanır, sorumlulukları onun yerine üstlenilir ve ihtiyaç duyduğu sınırlar konulamaz. İyi niyetli görünen bu durum, özdenetim gelişimini sekteye uğratabilir. Yetişkinlikte bunun en sık karşılaştığımız yansımalarından biri yetersiz özdenetim şemasıdır. Kişi çoğu zaman potansiyelsiz olduğu için değil, sıkıntıya katlanmakta zorlandığı için hedeflerine ulaşamaz. Rutinleri sürdüremez. Sorumlulukları erteler. Anlık rahatlamayı uzun vadeli faydaya tercih edebilir. Bir diğer olası sonuç ise haklılık şemasıdır. Bu kişiler kendilerini diğer insanlardan daha ayrıcalıklı hissedebilir ve hayatın kendi ihtiyaçlarına göre şekillenmesini bekleyebilirler. Aslında burada da görülme ihtiyacının farklı bir yansıması vardır. Kişi yalnızca kendi ihtiyaçlarının görülmesini beklerken başkalarının ihtiyaçlarını görmekte zorlanabilir. Oysa sağlıklı ilişkiler yalnızca görülmeyi değil, görebilmeyi de gerektirir.

Kendiliğindenlik ve Oyun

Şema Terapi’nin tanımladığı son temel duygusal ihtiyaç ise kendiliğindenlik ve oyundur. Bir çocuğun yalnızca başarılı olmaya değil; eğlenmeye, merak etmeye, keşfetmeye, dinlenmeye ve olduğu haliyle var olabilmeye de ihtiyacı vardır. Çocuk spontan davrandığında, içinden geldiği gibi güldüğünde, oynadığında ve kendisini doğal haliyle ortaya koyduğunda kabul görüyorsa zamanla kendi varlığıyla daha barışık bir ilişki geliştirir. Böyle bir ortamda büyüyen çocuk yalnızca eğlenmeyi öğrenmez. Dinlenmenin de bir ihtiyaç olduğunu, keyif almanın da bir hak olduğunu öğrenir. Başarılarından bağımsız olarak değerli olduğunu hisseder.

Ancak bazı çocuklar için spontane olmak güvenli değildir. Kendi gibi davrandığında eleştirilir, küçümsenir, utandırılır ya da görmezden gelinir. Bu durumda çocuk içinden geldiği gibi davranmak yerine sürekli kendisini değerlendirmeye başlar: Doğru mu yapıyorum? Yeterince iyi miyim?Hata mı yapıyorum? Yaşamın odağı deneyimlemekten çok performans göstermeye dönüşür. Şema Terapi açısından bu durum cezalandırıcılık ya da yüksek standartlar gibi şemaların gelişmesine zemin hazırlayabilir. Kişi sürekli daha iyisini yapması gerektiğini hisseder. Başarılarının tadını çıkaramaz. Olumlu olanı görmekte zorlanır. Hiçbir şey yeterli gelmez. Böylece görülmenin yolu, olduğu gibi olmak yerine performans göstermeye dönüşür. Başarıyla… Mükemmellikle… Üretkenlikle… Başkalarının beklentilerini karşılamakla… Ancak bunun önemli bir bedeli vardır. Kişi zamanla dinlenmeyi tembellik, keyif almayı zaman kaybı gibi görmeye başlayabilir. Hayat görevler ve sorumluluklar etrafında şekillenirken, kendiliğindenlik giderek kaybolabilir.

Kendini Görmeye Başlamak

Yetişkinlikte peşinden koştuğumuz görülme arzusu çoğu zaman bugünün değil, çocukluğun eksik kalan ihtiyaçlarının yankısıdır. Güvenli bağlanma, istek ve ihtiyaçları özgürce ifade edebilme, otonomi ve sağlıklı bir kimlik geliştirme, gerçekçi sınırlar ve özdenetim kazanma, kendiliğindenlik ve oyun… Bu ihtiyaçlar ne kadar karşılanmışsa kişi kendisiyle ve hayatla o kadar sağlıklı bir ilişki kurabilir. Ne kadar sekteye uğramışsa da o eksiklikler yalnızca çocuklukta kalmaz; yetişkinlikte farklı biçimlerde kendini göstermeye devam eder.

Görülmemiş bir çocuk büyüdüğünde, yalnızca görülmemiş bir yetişkine dönüşmez. Çoğu zaman farkında olmadan kendisini de görmemeyi öğrenir. Bir zamanlar duygularını önemsemeyen ebeveynlerin yerini, bugün kendi duygularını önemsemeyen yetişkin hali alabilir. Bir zamanlar ihtiyaçlarını duymayan ebeveynlerin yerini, bugün kendi ihtiyaçlarını erteleyen, küçümseyen ya da yok sayan iç sesi alabilir. Bir zamanlar yeterince kabul görmeyen çocuk, bugün kendisini sürekli eleştiren, hep daha fazlasını bekleyen, başarılarıyla değer kazanmaya çalışan bir yetişkine dönüşebilir.

Bu nedenle iyileşme yalnızca birilerinin bizi görmesiyle ilgili değildir. Elbette görülmek, anlaşılmak ve kabul edilmek dönüştürücü deneyimlerdir. Ancak gerçek iyileşme, kişinin kendi iç dünyasına dönüp uzun zamandır bekleyen ihtiyaçlarını fark etmeye başlamasıyla mümkün olur. Şema Terapi’nin en temel amaçlarından biri de budur. Geçmişte ebeveynlerimizin ne yaparak ya da ne yapmayarak bizi göremediğini anlamak; ardından bugün bizim kendimize ne yaparak ve ne yapmayarak aynı hikâyeyi sürdürdüğümüzü fark etmek. Çünkü çoğu zaman çocuklukta yaşadığımız yaralar geçmişte kalmaz; biz onları fark etmediğimiz sürece bugünün ilişkilerinde, seçimlerinde ve kendimizle kurduğumuz ilişkide yaşamaya devam ederler.

İçimizde hâlâ görülmeyi bekleyen, duyulmayı bekleyen, anlaşılmayı bekleyen bir çocuk vardır. Ve belki de yetişkinliğin en önemli sorumluluklarından biri, hayat boyu birilerinin gelip onu görmesini beklemek yerine, dönüp ona kendimizin bakabilmesidir. Geçmişte görülmediklerimizi fark etmek, bugün kendimizi görmeye başlamak ve yarın da kendimizi gördüğümüz bir hayat yaşayabilmek… Bütün mesele, bir ömür görülmeyi beklemek yerine, bir gün dönüp kendimizi görmeye cesaret etmektir…