Gerçeği Bilmek Tek Başına Yeterli Değildir; Asıl Mesele Harekete Geçmektir
Yıllar önce, Patagonya’ya yaptığımız turistik bir gezi sırasında kendimizi devasa
buzulların önünde buluvermiştik. Haritada gördüğüm ama gitmeden önce adını pek
duymadığım o mavi beyaz Perito Moreno Buzulu, karşımızda bütün görkemiyle duruyordu.
Bir seyir balkonundan onu izliyorduk. Her an koca bir parça kopuyor, aşağıya düşüyor, dev
bir gürültüyle suya çarpıyordu. Bu ses, doğanın kendi sesi gibiydi hem görkemli ve
büyüleyici hem de ürpertici. Ama biz oraya tam da bunu izlemek için gitmiştik. O an durup
etrafa şöyle bir baktım: İnsanlara, buzula, kendi durduğum yere… Ve fark ettim ki bu
yalnızca turistik bir an değil, küresel ısınmanın canlı bir sahnesiydi… Buzun düşüşü sadece bir
ses değil, geleceğin felaketine dair bir habercilik karesi gibiydi. Ve insanlık olarak biz,
balkonun üzerinden, ellerimizde kameralarla sanki kendi sonumuzu çekiyor, resimliyor ve
izliyorduk, yüzümüzde gülücüklerle…
Seyirciydik işte… Seyirci kalmak: izlemek, ama müdahale etmemek… Ya sonra?
Sadece seyirci kalan sonunda kendisi de maruz kalmaz mı? Biz insanlar, bu dünyanın
necisiyiz? Misafirleri mi, kiracıları mı, ev sahipleri mi? Biz, bu dünyanın sakini, yerleşeni,
varisi değil miyiz? Neden ona, bize ait değilmiş gibi bakıyoruz? Neden Patagonya’daki bir
buzul, ülkemin sınırları içinde olmasa bile, bana ait değilmiş gibi geliyor? Oysa onun eriyişi,
tüm insanlığı etkileyecek zincirleri tetiklemiyor mu? Neden onu yalnızca bir manzara, turistik
bir görüntü gibi dışarıdan izliyoruz da başımıza gelmekte olanların somut bir göstergesi
olarak görmüyoruz? Aklımda pek çok soru beliriyordu ancak bu sorular sadece benim değil,
Al Gore’un olanları seyretmek yerine, öngörüp harekete geçtiği ve geçmeye çağırdığı iki
filminin de sorulması gereken önemli sorularıydı…
İkazın ve Kararlılığın Belgeseli
Rahatsız Edici Bir Gerçek (An Inconvenient Truth, 2006), 2000’li yılların başında
iklim değişikliğini dünyaya anlatmak için yola çıkan ABD eski Başkan Yardımcısı Al
Gore’un kişisel ve politik yolculuğunu perdeye taşıyan bir belgeseldir. Siyasi kariyerinin
ardından tüm enerjisini küresel ısınma konusundaki farkındalığı artırmaya adayan Gore, yıllar
boyunca dünyanın dört bir yanında yaptığı sunumları bir araya getirerek bu filmde belgesel
formatına dönüştürmüştür. Film, NASA verileri ve bilimsel grafikler eşliğinde küresel
sıcaklık artışını, buzulların hızla erimesini ve bunun dünyaya olası etkilerini açık bir şekilde
ortaya koyar. Deniz seviyesinin yükselmesiyle Bangladeş gibi düşük rakımlı bölgelerin
tamamen sular altında kalma riski, kasırgalar ve seller gibi aşırı hava olaylarının artışı,
gelecekte ortaya çıkacak iklim mültecileri gibi birçok tehlike detaylı biçimde ele alınır. Gore,
bu bilimsel verileri aktarırken konuyu neden bu kadar önemsediğini kendi hayatından
kesitlerle de bağlar. Kızının yaşadığı ağır trafik kazası, çocuklukta büyüdüğü yerler ve
ailesinin tütün çiftliğinden kopma hikâyesi gibi kişisel yaşantılardan bahsederek de iklim
krizini yalnızca bilimsel bir mesele olmaktan çıkarıp insanın en temel, en kırılgan noktalarına
dokunan bir sorun olarak da sunar. Film, vizyona girdikten sonra dünya çapında ciddi yankı
uyandırır, iki Oscar kazanır ve 2007’de Al Gore, Birleşmiş Milletler İklim Paneli ile birlikte
Nobel Barış Ödülü’ne layık görülür. Ancak bu başarıların ardından dahi, köklü değişikliklerin
hayata geçirilmesi politik karar süreçlerine bağlı olduğundan hemen gerçekleşmez.
Rahatsız Edici Bir Devam Filmi: Güce Karşı Gerçek (An Inconvenient Sequel: Truth
to Power 2017), ilk filmden on yıl sonra beyazperdeye geldiğinde, tablo artık çok daha serttir.
İlk filmde olması beklenen birçok felaket artık bir olasılık değil, güncel bir gerçeklik olarak
yaşanmaktadır. Deniz seviyelerinin yükselmesi, Miami gibi şehirlerde su tahliyesi yapılmasını
zorunlu hale getirir, arka arkaya sıcaklık rekorları kırılır, kasırgalar ve orman yangınları daha
sık, daha yıkıcı biçimde ortaya çıkar. Belgesel yalnızca bu felaketleri göstermekle kalmaz,
aynı zamanda 2015 Paris İklim Anlaşması’nın perde arkasını da izleyiciye taşır. Al Gore,
Hindistan gibi gelişmekte olan ülkelerin fosil yakıt yerine yenilenebilir enerjiye yatırım
yapmaları için yürüttüğü diplomatik görüşmeleri de gündeme taşır. Güneş enerjisi
teknolojisinin artık ekonomik olarak rekabetçi hale geldiğini ve yenilenebilir enerjinin küresel
ölçekte yaygınlaşma potansiyelini gözler önüne serer ancak tüm bu gelişmeler, onun yoğun
çabası ve yılmayan kararlılığıyla mümkün olur.
On yıl arayla çekilen iki filme birden baktığımızda, ortak amacın yalnızca gerçeği
göstermek değil, ona seyirci kalmamak olduğu da açıkça görülmektedir. Gerçeği bilmek tek
başına yeterli değildir; asıl mesele, harekete geçmektir. Ve harekete geçmek yalnızca bireysel
düzeyde değil, toplumsal ve siyasi bir iradeyle mümkün olabilir. Gore’un yıllara yayılan
mücadelesi, bireysel çabanın hem siyasi hem de ekonomik bariyerleri aşmada ne kadar kritik
bir rol oynayabileceğini kanıtlarken bu çabanın geniş kitlelere ulaşmadığında etkisinin sınırlı
kalacağını da gösterir. Özetle, bu iki film, dünyaya dışarıdan, bir galaksiden bakıldığında
bizim onun misafiri ya da kiracısı değil, doğrudan dünyalı olduğumuzu tekrar hatırlatır. Hangi
ülke sınırları içinde olursa olsun, doğaya yapılan her müdahalenin, sınır tanımadan bizi
etkileyeceğini de vurgular. Ve yalnızca gezegenin değil, insanlığın geleceği için de aktif
katılımın kaçınılmaz olduğunu altını çizerek hatırlatır. Ancak, neden insanlar bu konuyu geç
idrak ediyor ve harekete geçmiyor? Bunun psikolojik kökeninde ne olduğu da sorgulanması
gereken önemli bir konudur.
Seyirci Kalmanın Psikanalitik ve Sosyal Psikolojik Dinamikleri
İklim krizine, çevresel felaketlere ya da küresel ölçekte yaşanan tehditlere karşı geniş
kitlelerin seyirci kalması, yalnızca konuya hâkim olmamaktan ya da bilgisizlikten
kaynaklanmaz. Bu durum, insanın bilinçdışında işleyen bazı psikolojik savunma
mekanizmaları ile toplumsal dinamiklerin birleşiminden de etkilenir. Çünkü çoğu zaman pek
çok bilgiye sahip olmamıza rağmen harekete geçemeyiz. Burada asıl mesele, bilginin
varlığının tek başına eyleme dönüştürmeye yetmemesidir. Bu noktada Psikanalitik kuramlar
bu davranışın altında yatan nedenleri anlamamıza da yardımcı olabilir.
Freud’a göre bireyler, tehdit edici veya olumsuz duygular uyandıran bir gerçekle
karşılaştığında bilinçdışı savunma mekanizmaları devreye girer. Bunlardan biri bastırmadır.
Gerçek ortadadır ancak zihin, onun yarattığı kaygıdan uzaklaşmak için sanki yokmuş gibi
deneyimlenir, hatırlanmaz. Bir diğer savunma mekanizması inkardır. Kişi, gerçeği bilir ve
hatta kabul ediyormuş gibi görünür, üzerine konuşur, farkında olduğunu ifade eder. Ancak
davranışlarını bu bilgiye uygun biçimde düzenlemez, yaşam pratiğini değiştirmez. Bu, iklim
krizinde sıkça gördüğümüz bir durumdur. Günlük hayatta insanlar “Geçen sene bu zamanlar
havalar böyle değildi” ya da “Artık mevsimler değişti” diye konuşulur fakat bu farkındalık,
iklim değişikliğine uyumlu bir eyleme de dönüşmez. Başka bir diğer savunma mekanizması
ise yansıtmadır. Bu durumda kişi, kendi sorumluluğunu üstlenmek yerine başkalarını suçlar.
“Bunun sorumlusu hükümetler, şirketler, diğer ülkeler, küresel ısınmaya sebep olan firmalar”
diyerek kendi payını görünmez kılar. Böylece birey, harekete geçmeme halini rasyonelleştirir.
Bu psikodinamik süreçler, toplumsal davranış biçimleriyle birleştiğinde seyirci kalma
hali daha da güçlenir. Sosyal Psikoloji’de “yakın tehdit önceliği”, insan zihninin uzak
gelecekte yaşanacak zararları bugünkü konfor ve çıkar karşısında küçümseme eğilimini de
açıklar. İklim krizi, on ya da yirmi yıl sonrasındaki felaketleri işaret ederken, gündelik
yaşamın kısa vadeli rahatlığı daha yoğun hissedilir. Bu nedenle insanlar, uzun vadeli
tehditlere odaklanmak yerine anlık çıkarlarını korumayı tercih eder. Bir başka sosyal psikoloji
kavramı olan grup çıkarı – evrensel çıkar çatışması, bu durumu pekiştiren ayrı bir etkendir.
Buna göre, bireyler, çoğu zaman ait oldukları grubun (ülke, şirket, kurum, topluluk)
çıkarlarını, evrensel insan çıkarlarının önüne koyarlar. “Bizim ülkemizin ekonomisi zarar
görmesin” ya da “Çalıştığımız kurumun kârı düşmesin” gibi düşünceler, gezegenin ortak
ihtiyaçlarının önüne geçebilir. Grup içindeki olası kayıplar, evrensel düzeydeki felaketlerden
daha öncelikli algılanabilir.
Psikolojik açıdan bakıldığında, bu tutum bilinçdışındaki “burada ve şimdi” güvenliğini
koruma arzusunun, geleceğin belirsiz tehditlerini bertaraf etme isteğine baskın gelmesiyle
ilgilidir aslında. İnsan zihni, uzun vadeli riskleri somut bir tehlike gibi hissedebilmek için
genellikle doğrudan deneyim yaşamaya ihtiyaç duyar. Seller, yangınlar, kasırgalar gibi
felaketler uzak coğrafyalarda yaşandığında, bunların travmatik etkisi zayıflar ve “bizim
başımıza gelmez” inancı güçlenir. Bu da kaygıyı azaltmanın bir yoludur. Ancak son yıllarda
bu felaketler her ülkeyi, kendi payına düşen şekilde etkilemeye başlamış yangınlar, seller ve
fırtınalar artık her coğrafyada kendisini göstermiştir. Tüm bu dinamikler birleştiğinde, birey
hem psikolojik hem de sosyal düzeyde felakete karşı edilgenleşir. Ancak edilgen kalmak,
gerçeğin ağırlığını ortadan kaldırmaz, yalnızca onunla daha geç ve daha ağır bedeller
ödeyerek yüzleşmemize neden olur. Bu nedenle gerçekle doğrudan temas kurmak ve inkâr
yerine eylemi seçmek, kaçınılmaz bir gereklilik haline çoktan gelmiştir.
Son Söz
Peki, bundan sonra ne yapacağız? Bu gezegen bizim evimiz; biz onun misafiri ya da
kiracısı değil, ev sahibiyiz. Ev sahibi, evinin yıkılışını uzaktan izlemekle yetinmez; sürece
sahip çıkar, onarır, korur. “Bana bir şey olmaz” yanılgısından uzaklaşıp, sınır tanımayan bu
krizin hepimizi içine çektiğini kabul etmek zorundayız. Belki de bu, geri dönüşü mümkün
kılacak son zamanlarımız… Al Gore’un mücadelesinde ısrarla söylediği gibi, değişim yalnızca
bireysel farkındalıkla değil, politik kararlılık, toplumsal hareketle mümkündür. Şimdi bir kere
daha düşünün, bu defa seyirci kalmayı mı harekete geçmeyi mi tercih edeceksiniz?