Ya Hikayedeki Asıl Şeytan Anneyse? Bir Erkeğin Çocukluktan Yetişkinliğe Geçiş Serüveni..
Arzularımız köşe bucak kaçtıklarımız, bastırdıklarımız… Ve bundandır bilinç dışı
çalışmalarla kendimize kör kaldıklarımız, mantıklı bulsak da yapamadıklarımıza cevap
bulmaya çalıştıklarımız… Luis Bunuel’in 1965 yapımı kısa filmi Simon del Desierto,
çölün ortasında bir sütunun tepesinde yaşamayı seçen aziz Simon’un kutsal sadakati ve
dünyevi baştan çıkışlarla mücadelesini konu alıyor. Simon, Tanrı’ya olan bağlılığını
gösterirken halkın ilgisiyle karşılaşırken şeytan (kadın bedeninde), farklı kılıklarda gelip
onu sınamaya çalışır. Annesi sütunun dibinde, sabırla beklerken Simon göğe yükselmenin
bedeni ve arzuyu reddetmek anlamına gelip gelmediğiyle yüzleşmek zorunda kalır. Film,
kutsallık ile arzunun, dünyevi olanla simgesel yasanın çatışmasını alaycı ve simgesel bir
dille ele alır. Bu sebeple, bir azizin hayatı anlatısının ötesine geçerek arzunun
bastırılmasıyla Özne’nin nasıl silindiğini gözler önüne serer. Simon, çarmıhta durduğu
sürece herkes tarafından kutsal kabul edilir ama bu kutsallık, arzunun ve bedensel
deneyimin inkârını içeren, eksikli bir insan olduğunu, ihtiyaçlı olduğunu yok saymayı
içerir . Filmde Tanrı bir yasa/baba, kadın bedeninde şeytan bilinç dışı bastırılmış arzunun
sesi, anne ise terk edilmiş bir ilk bağ olarak karşımıza çıkar. Bir erkeğin, anneden ayrışıp
babaya yaklaşma adımlarının temsili bu film, anneden ayrışmayı başarmış ancak bu sefer
de babanın arzusu olmaya aşırı odakla benliğini kaybetmiş bir erkeğin hikayesini gözler
önüne sererken bu çatışmayı çözmek ise şeytan rolünde başka bir kadına düşecektir…
İçsel Nesnelerin Yarılması: Bölünmüş Bir Benlik
Nesne ilişkileri kuramıyla okunduğunda Simon’un kendini sürekli cezalandırması,
Klein’ın “iyi nesne–kötü nesne” ayrımına dayanır. Simon’un kendi içinde taşıdığı haz,
cinsellik ve arzuya dair her şey “kötü” olarak dışsallaştırılır ve şeytana yansıtılır.
Kendisine ise yalnızca “iyi” olan kalır ama bu iyilik, sahici değil, donmuş bir maskedir.
Simon, halkla arasına mesafe koymuş, temas etmeyen ama seyredilen bir karakterdir.
Winnicott’un “sahte kendilik” burada çarmıh biçiminde vücut bulur: Oynayan çocuklara
yabancı, bedensel ihtiyaçlarını bastırmış, kendi canlılığından soyunmuş bir benlik, insan
olduğu yok sayılmış… Gerçek özne değil, bir temsildir artık. Hayatla oynayamaz,
yaşamaz esasen çünkü arzuyla teması yoktur…
Anne Figürü: Aşağıda Kalan Arzu, Geride Bırakılan Kök
Simon’un sütun üzerinde yükselmesine karşılık, annesi sütunun dibinde, yerde,
sabırla oturur. Annesi ile bağını kesmiştir Simon. Annenin oradaki sessizliği, Simon’un
dünyevi geçmişine ve çocukluğuna dair derin bir tanıklıktır aslında. Simon annesine veda
ederken, sadece bir kadına değil, kendi arzusunun ilk nesnesine, ilk bakım verenine ve
bedenle olan ilk temasına da veda eder. Bu ayrılık, Freud’un sağlıklı bir ruhsal gelişimde
bir erkeğin dünyasındaki ödipal ayrışmasına benzese de ondan sapar. Çünkü burada
denge ya da sembolik çözüm yoktur. Arzunun reddi, kutsallık adına tam bir inkâra
dönüşmüştür. Anne figürü, arzunun hatırasını taşıyan sessiz bir yer olarak kalır. Ve
Simon, bu yerden uzaklaştıkça ve Tanrı’nın (temsili babanın) gözünde olmaya çalışıp
kutsallaştığını sanırken, yaşamdan koptuğunu fark edemez.
Baba’nın Yasası: Tanrı’ya Sadakat, Öznenin Silinmesi
Tanrı filmde görünmez ama simgesel düzlemde onun varlığı yasa, otorite ve
düzenleyici güç olarak tüm anlatının eksenini oluşturur. Simon, Baba’nın yasasını
öylesine içselleştirmiştir ki kendi arzusunu bu yasa uğruna tümüyle silmiştir. Bu bir
teslimiyet değil bir yok oluştur. Freud’un anneden ayrışan erkeğin babanın kurallarına
tabi olup birtakım zevklerine sınırlandırma getirdiği “kastrasyon” ihtiyacı burada bir
abartıya dönüşür: Simon sadece arzudan değil, onun ihtimalinden bile vazgeçmiştir.
Simon babayla sağlıklı bir “özdeşim” kurmak yerine “yutulup” yok olduğu bir şeyi arzu
etmektedir.
Şeytan: Dışlanan Değil, Hatırlatıcı
Film boyunca Simon’un karşısına çıkan şeytan, klasik anlamda bir baştan çıkarıcı
değil arzunun bastırılmış ama silinmemiş izidir. Kadın bedeninde görünür, dans eder,
sorular sorar. Onun temsil ettiği şey yalnızca cinsellik değildir aslında; insan olmanın,
ihtiyaçlı olmanın, bedensel varoluşun tamamıdır. Şeytan, Simon’un dışarıya attığı ama
kendi içinden gelen arzunun ta kendisidir. Ve film ilerledikçe anlaşılır ki şeytan bir
düşman değil; yaşamın bastırılmış sesi, arzunun kıyıda kalan çırpınışıdır. Nitekim,
psikoseksüel gelişim basamaklarında bir erkeğin anneden ayrışıp babayla özdeşim kurup
anneye benzeyen başka bir kadın bularak anne-baba arasındaki bu çatışmasını
sonlandırması gerekir. Burada da iş aslında Simon’un hayatına sağlıklı bir şekilde devam
edebilmesi için şeytan kılığında başka bir kadına düşer.
Final: Zaman Dışı, Arzu Dışı, Yaşam Dışı
Final sahnesi, film boyunca bastırılan her şeyin zamanla çarpıştığı bir mekâna
dönüşür. Şeytan, Simon’u modern bir gece kulübüne götürür. Gençler dans eder, bedenler
ritimle hareket eder ama Simon bu akışa dahil olamaz. Ne zamanı vardır artık ne de
arzusu. O bir simgeye dönüşmüş, kendi bedeninden dahi kopmuştur. Çarmıh hâlâ
omzundadır ama anlamı çoktan silinmiştir.
Kapanış: Çocukluğa Veda, Gerçekle Yüzleşme, Karmaşık Son
Simon del Desierto, bir azizin değil, arzudan çekilmiş bir benliğin hikâyesidir.
Tanrı burada yasa, şeytan ise bastırılmış yaşamın ta kendisidir. Simon’un hikâyesi, kutsal
olanla arzulanan arasında kendini görünmez kılan bir öznenin çatışmasıdır. Annesi,
arzunun ilk kaynağı olarak aşağıda kalmıştır. Şeytan, bastırılmış olanı hatırlatmak için
tekrar tekrar gelmiştir. Ve Tanrı, Simon’u yaşamdan değil, arzudan koparan bir yasa/baba
olarak tüm film boyunca görünmeden hüküm sürmüştür.
Belki de Bunuel’in kamerası yalnızca yukarıyı değil, aşağıyı da gösterdiği için bu
kadar yakıcıdır. Çünkü bazen arzudan arınmak değil, onunla yaşamak daha zor ama daha
gerçektir. Ve belki, Simon’un asıl trajedisi, Tanrı’ya çok yaklaşması değil, arzudan çok
uzak düşmesidir. Film bu noktada izleyiciyi Simon’un bireysel hikâyesinden çıkarıp daha
evrensel bir çatışmaya yerleştirir. Final sahnesi, sadece bir zaman sıçraması değil, aynı
zamanda Simon’un “regresif” bir konumdan çıkarak bugüne gelmesi gerektiğini ima
eder. Çocuk dünyasındaki anne–baba çatışmasının içinden çıkıp artık yetişkin yaşına ve
cinsel kimliğine denk düşen bir pozisyona yerleşmesi beklenir. Dans eden kalabalığın
ortasında yer almak, kadınlarla, erkeklerle, bedensel hazlarla, eğlenmeyle ilişkiye girmek
aslında gelişimsel olarak olması gereken normal şeylerdir.
Simon, kulüpte pro içerken ve alkol alırken, bir yandan “oral” döneme, anneyle
olan simgesel bağa geri dönmek ister gibidir. Ancak aynı anda o çocukluğun bittiğini,
artık eve —yani anne babaya— dönmenin mümkün olmadığını da işitir. “Eve
döneceğim” diyen Simon’a şeytanın cevabı nettir: “Artık orada başka bir kiracı var.”
Zaman geçmiştir, yer değişmiştir. Simon’un yeri, sadece fiziksel olarak değil,
psikoseksüel düzeyde de dolmuştur. Kadın (şeytan figürü), onunla ilgilenmeyince başka
bir erkekle dans etmeye başlar. Bu da Simon’un kendi arzusu ve bedeninin zamanla ilişki
kurmadığı sürece başkaları tarafından arzu edilenin dışında kalacağı gerçeğini ortaya
koyar. Simon bu yeni dünyaya katılamaz çünkü dansı anlayamaz. Ama bu, yeni dünyanın
yanlış olduğu anlamına gelmez. Aksine, onun artık bir birey olarak, diğerleriyle eşit
düzlemde yer alması gerektiğini vurgular.
Bunuel, filmde gelişimsel bir gerçekliği—yani çocukluk pozisyonundan yetişkin
erkekliğe geçişin kaçınılmazlığını—acı ama kabul edilmesi gereken bir hakikat olarak
ortaya koyar. Elbet içinde bir tutam “yas” barındıracaktır. Bu geçiş ne kadar çatışmalı, ne
kadar arzusuz görünse de yaşamak ancak bu zeminde sürdürülebilir. Ve Simon’un
çarmıhı artık onu yüceltmez, sadece geçmişe çiviler. Simon’un sağlıklı gelişimi için bir
“şeytan”ın onu baştan çıkarması gerekmektedir. Bir yanı yine de eve dönmek
istemektedir. Ancak aslında burada görünmeyen bir şey ise, annenin sütunun altında
bekleyişidir.
Anne, oğlu için aşağıda bekleyen pozisyonda olmak yerine babaya/Tanrı’ya
yönünü dönse, yetişkin oğlunun ayağı dibinde kimliksiz kalmak yerine, dilinde,
söyleminde ve eyleminde baba ile ilişkide olduğunu ifade etse, Simon zaten bu
çatışmadan çıkacak, anne tarafından yutulma tehdidiyle karşılaşmaksızın baba tarafından
kabul görecektir. Onu baştan çıkaran bir kadını “şeytan” diye anmak yerine, arzunun
öznesi olan bir kadına dönüştürecektir. Film görünüşte Tanrı/baba figürü etrafında
ilerlese de derin yapıda annenin çocuğu ayrıştıramaması, gözünü ayrışmaya diken
çocuğun ise annenin yutuculuğuna karşı mecburen babayı aşırı “idealize” etmesi söz
konusudur. Bu ise arzuların bastırılması pahasına bir teslimiyete dönüşür.
Hikaye bir kadın ile başlar bir kadın ile biter. Eğer bir kadın kendi arzularını
tanıyamaz, kocasıyla sağlıklı bir ilişki kuramazsa oğlunu kocası yerine koyar. Oğlunun
büyümesine izin vermez, onu çocuk konumunda sabitler. Ve eğer bu çocuk
ayrışamazsa, o zaman bir erkeğe değil, sadece anneye ait bir çocuk olmaya devam
eder.Ve artık yüzleşme zamanıdır. Hiçbir kötü niyet barındırmasa da, burada asıl
şeytan, kocasıyla gerçek bir ilişki kuramayan ve oğluna tutunan annedir!
Kaynakça
- Freud, S. (1923). Ben ve İd.
- Klein, M. (1946). Bazı Şizoid Mekanizmalar Üzerine Notlar.
- Winnicott, D. W. (1960). Gerçek ve Sahte Benlik.
- Lacan, J. (1953–1977). Yazılar. (Seçme Metinler).