Bana Dokunduğun An, Kendine Dokunduğun An’dır
Çocukluğumda küçük bir ilçede, bahçeli, müstakil bir evde oturur, sebzeler ve meyveler
yetiştirir, doğayla iç içe, sokakta oynar, toprakla temas ederdik. Yıllar önce “organik” diye
bir kelime yoktu hayatımızda. Sebzelerin, meyvelerin üzerinde etiketler olmaz, toprağa ne
düşerse, ne çıkarsa, ne yetişirse tabağımıza da o gelirdi ve bu çok normaldi. Ankara’ya ilk
taşındığımızda, etrafta duymuş, anneme “organik ne demek?” diye sormuştum. “Hepsi zaten
organik değil mi?” demiştim safça. Bilmiyordum ki yıllar sonra, toprağın ve suyun
kirlenmesi yüzünden “organik” kelimesi bir ayrıcalık, bir lüks, hatta bir ticaret başlığı
olacaktı..
O zamanlar insanların yağmura, kara, güneşe bu kadar anlam yüklemelerini de çok
anlamazdım. “Yağmur yağdı, moralim bozuldu” derlerdi, “Güneş açtı, içim ferahladı” diye
eklerlerdi. Oysa bana ve yetiştiğim aileye göre, doğa denen şey kendi oluş hâlindeydi, biz
sadece ona katılır, eşlik ederdik. Yağmur yağardı, şemsiye açardık. Kar düşerdi, içinde oyun
oynar yolumuz kapalıysa en fazla başka yol denerdik. Doğayla mücadele değil; doğaya
katılmak, ona eşlik etmek vardı. O vardı, biz de onunla var olurduk..
Hal böyleyken, bugün doğaya koşuyor insanlar, uzak kalanlar da kendinden uzaklaşıyor.
Çünkü bu, çok temel bir ihtiyaç… Irmaklarda yüzmenin, şelalelere girmenin deneyimi paha
biçilmez. Sabah ormanda koşarken toprağın kokusunu içine çekmek, sahilde yürürken
kumun serinliğini hissetmek, akşam dolunayın yerini bulup ona doğru gitmek ve onu
görebileceğin bir çay ocağında oturup çay içmek… Rüzgâr saçlarını okşamaya devam
ederken sessizce dinlemek, yıldızları, maviyi, karanlığı izlemek… Doğayla temas eden
herkes, aslında kendine dokunur. Çünkü doğa yalnızca bir manzara değil; insanın ait olduğu
bütünün canlı bir parçasıdır. Bir olma hali deneyimidir.
Öteki taraftan, fark etmeden, bizden bağımsız değil, bizzat bizim elimizle bu kaynaklar
azalıyor. Küresel ısınmanın uyarıları yıllar önce yapılmıştı ama gözle görülür, doğrudan
üzerimize dokunan etkiler olmadığından hep erteledik. İnsanoğlu olarak uzun vadeli
sonuçları görmezden geliyoruz; somut etki üzerimizde çok daha büyük bir fark yaratıyor.
Etki gücümüzün boyutunu küçümsedik. Şimdi yangınlar, seller, fırtınalar, depremler… Bir
kısmı bizim elimizde, bir kısmı doğanın kendi döngüsünde olsa da hepsi yavaş yavaş bir
kayıp duygusunu beraberinde getiriyor..
Eko-Anksiyete ve Kaybın Psikolojisi
Eko-anksiyete, iklim değişikliği, çevresel felaketler ve doğanın bozulması karşısında
hissedilen yoğun kaygı, üzüntü ve çaresizlik duygularının bütününü kapsıyor. İnsanlar çoğu
zaman “eko-anksiyete” diye kliniğe başvurmasa da sürekli sel, yangın, afet haberleri almak,
bunları kontrol edememek ve her geçen gün bir şeyleri yitirmek bu duyguyu içten içe
büyütüyor. Biz klinikte aslında bu durumların yarattığı etki ve sonuçlarla ve bu durumlara
maruz kalan kişilerin travmatize ruh halleriyle çalışıyoruz.
Psikanalitik açıdan doğa, bilinçdışında çoğu zaman “ilk yuva” ve “anne imgesi” ile
özdeşleşiyor, besleyen, koruyan, kapsayan. Onu kaybetmek, güvenli alanımızı ve ait
olduğumuz yeri kaybetmek anlamına geliyor, bu da derin bir sarsılma yaratır. Çoğu zaman
bu, bitmeyen bir yas süreci gibi yaşanır çünkü tehdit hâlâ sürer, kayıp tamamlanamaz,
geride bırakılamaz. Zihnimizde kıyamet senaryoları canlanır, bilinçdışı düzeyde suçluluk
hissi ve “hak edilmiş felaket” korkusu belirir. “Üzerimize düşeni yapmadık, zamanında
yeterince çaba göstermedik” düşüncesi bu duyguları daha da yoğunlaştırır. Tüm bunlar
birbirine karışarak geleceğe dair karanlık, çaresiz bir beklenti yaratır.
Şema Terapi açısından bakıldığında, duygusal yoksunluk, terk edilme ve dayanıksızlık
şemaları bu süreçte tetiklenebilecek şemalardandır. Kişi, bağ kurduğu şeyin kaybı
karşısında aşırı tetikte olup felaket senaryoları geliştirir. Bu tetikte olma hâliyle baş
edemediğinde inkâr ve kaçınma davranışları görülebilir, haberleri izlememek, konuyu
konuşmamak, tehlikeyi görmezden gelmek gibi… Ya da tam tersi, felaketlere çok fazla
maruz kalmak da travmatize edici bir etki yaratabilir. Sürekli yangın görüntüleri izlemek,
sel felaketlerinin videolarını defalarca görmek, yıkım görüntülerine uzun süre bakmak,
kişinin sinir sistemini alarm hâlinde tutar. Bu, hem bedensel hem de ruhsal bir tükenmeye
yol açabilir. Dayanıksızlık şemasıyla ciddi bir kaygı tetikleyicisi olur.
Peki Ne Yapabiliriz?
Doğayı yalnızca bir “kaynak” değil, tıpkı insanlar gibi yaşayan, nefes alan, duygularımıza
temas eden gerçek bir varlık olarak görmek ilk adım olabilir. Bu bakış, onunla ilişkimizi
sahiplikten çıkarıp karşılıklılığa dönüştürür. Çünkü doğaya biz nasıl davranırsak o da bize
onu verecektir. Bitmeyen yasın içinde yapılabilecekler ise hem kaybın kabulünü hem de
bağın yeniden kurulmasını sağlar. Bunun için şu somut adımları atmak faydalı olabilir:
- Doğayla düzenli temas etmek: Toprağa basmak, suya girmek, rüzgârı hissetmek
- Günlük yaşamda küçük ama sürdürülebilir alışkanlıklar geliştirmek: Plastik poşet
kullanmamak, tek kullanımlık plastikleri azaltmak, geri dönüşümü artırmak - Doğa temizliklerine katılmak: Sahil temizliği, orman temizlikleri, dere ve kanal temizliği
gibi toplu etkinliklerde yer almak - Yerel üreticiden alışveriş yapmak, gıdanın üretim yolculuğunu bilmek
- Benzer kaygılar yaşayan topluluklara katılmak; yalnız olmadığını hissetmek
- Felaket haberlerine maruziyeti sınırlayıp donakalmak yerine umut ve çözüm odaklı
içeriklerle beslenmek - Kayıp hissini inkâr etmeden, ona karşı üretken bir yanıt vermek: Fidan dikmek, üretken
bir çevre politikası izlemek
Çünkü doğa yalnızca korunması gereken bir varlık değil; aynı zamanda bizi koruyan,
ruhumuzu onaran, varoluşumuzu tamamlayan bir bağdır. Bir akşam dolunayın peşinden
giden, ormanda yürüyen, denizin tuzunu teninde hisseden, toprağa dokunan, yağmurda
ıslanmak için fırsat kollayan herkes bilir ki Doğa bize şunu söyler:
“Bana dokunduğun an, kendine dokunduğun andır.
Ben senim, sen bensin.
Bundandır,
Beni kaybettiğinde
kendinden bir parçanı kaybedersin.”